Yurtdışında Marka Tescili Yaptırmanın Önemi ve Gerekliliği
|
Yurtdışında Marka Tescili Neden Gerekli?
Yurtdışında marka tescilinin ilk adımları 1995 yılında kanun hükmünde kararnamenin çıkarılması ile atıldı. Yurtdışı marka tescilinin emekleme yıllarında tek bir müracaat evrakı ile AB üyesi ülkelerde müracaata olanak tanıyan Topluluk Markası ile bunların dışında kalan ülkelerde ise ülke bazında müracaat sistemi kullanılarak firmalar markalarını tescil ettiriyordu. Türkiye’de 1999 yılında yürürlüğe giren Madrid Protokolü çerçevesinde marka tescili ile olanaklar artıp, bunun aksine maliyetler azaldı. Marka tesciline olanak veren sistem sayısı artıp ve maliyetler azalırken, bu dönemde sınaî mülkiyet hizmeti veren ofisler, firmalara daha çok marka tescilinin ne olduğu, bir markanın nasıl tescil edileceği ve bundan neler kazanılacağı hakkında bilgi veriyordu. Zaten Avrupa’da ve Türkiye’de yapılan marka tescil müracaatları karşılaştırıldığı zaman ilk önce firmaların bilgilendirilmesi gerektiği çok açık. Fakat marka tescilinin ne olduğu ve firmaya neler kazandıracağının yanında marka tescilinin yapılmadığı durumlarda neler kaybedileceğinin de anlatılması gerekiyor. Türkiye’deki firmaları gözlemlediğimiz zaman, çoğunun düşüncesi; olabildiğince çok ürünü yurtdışına satmak. Yöneticiler sadece ticari hareket ederek yarını düşünmeyip, günü kurtarmanın yollarını aramaktadırlar. Başarılarını buna göre ölçen yöneticiler günün birinde herhangi bir zorlukla karşılaşmadan ihraç ettikleri ürünlerin gümrüklerde tutulup, pazara sokulmadığını görünce marka değerinin önemine varmış oluyorlar.
Geç fark edilen bu durum ise ihracatçıları hem maddi hem de manevi kayba uğratmaktadır. Uzun senelerdir birlikte çalıştıkları distribütörler ya da ürünlerinin kalitesini ve satış potansiyelini fark eden girişimcilerin markalarının tescilini alıp, ürünlerin ihraç edilmek istenen ülkelere girişini engellemesiyle karşı karşıya kalabiliyorlar. Sıkça karşılaşılan bu durum, Türkiye’deki firmaların yurtdışı marka tescilini herhangi bir ülkedeki yatırımın ilk ayağı olarak görmemelerinden kaynaklanıyor. Bize göre, herhangi bir ülkede yüksek maliyet gerektiren pazar araştırması ve diğer işlemlerden önce yatırımları güvence altına alacak yurtdışı marka tescilinin yapılması gerekiyor. Aksi takdirde markanın ve ürünlerin potansiyelini fark eden girişimciler uzun süre beklemiyorlar. Bu konuya vereceğimiz en güzel örneklerden biri Türkiye’nin önde gelen firmalarından birinin başına gelenler. Sorun Türk firmasının, yıllardır Almanya’da çalıştığı distribütörün markanın tescilli olmadığını fark etmesi ve daha sonra markayı kendi adına tescil ettirmesiyle başlıyor. Distribütör Alman firması, her şeyden habersiz olan Türkiye’deki firmanın yolladığı ürünlere, kaçak olduğunu iddia ederek gümrüklerde el konulmasını sağlıyor.
Türk firmasının gereksiz ve pahalı olarak gördüğü yurtdışı marka tescil masraflarına katlanmaması, daha sonra markasını geri alabilmek için verdiği savaşta 100 bin Euro’dan farzla harcama yapmak zorunda kalmasına neden oluyor. Ancak, bu tür sorunlar ortaya çıktıktan sonra yapılan hukuki mücadele ve harcanan bedele rağmen her zaman başarı elde edilemiyor. Zaman ve markanın prestij kaybı ihracatçıya daha pahalıya mal olabiliyor. Yazının başında da belirttiğimiz gibi, yurtdışında herhangi bir yatırıma başlamadan önce yatırımın ilk ayağı olarak markanın ilgili ülkede tescil edilmesini öneriyoruz. Böylece daha sonra yapılan yatırımlar güvence altına alınmış oluyor. Buna en güzel örnek olarak, ABD’li sigara üretici firmalarının Türkiye’de ürünlerini pazara sürmeden 20 yıl önce markalarını tescil ettirmelerini gösterebiliriz. Güzel günler dileklerimizle... www.destekpatent.com.tr
Yazar Hakkında Makalenin yazarı Kemal Yamankaradeniz, Destek Patent A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanıdır.
|
NOT: Yorum Politikası gereği reklam amaçlı yapılan yorumlar yayından kaldırılır.