Özgürlük
İman, bir nasip işidir. Hassaten İslâmlık, bir lütuftur. Nasiplik ve lütufluk; akademik kariyerle, istidat/yetenekle, çok kitap okumakla pek de alâkalı olmayan, zekâyı aşan; kulun kalbiyle, Yaradan’ın takdiriyle ilintili keyfiyetlerdir. Ezcümle, imandan nasibini olmamış, Müslümanlık lütfunun uzağında kalmış bir nadana bu iki zevki anlatamazsınız. Beyanımız bila kayd-u şart her dem caridir: Lütuf ve nasip! İnsan vardır; yakışıklıdır, yeteneklidir, zekidir, zengindir, merttir, cömerttir, saygılıdır, sevgilidir, dürüsttür ama iman/İslâm ile tanışmamıştır. Ne hazindir bu! Her şeyi yerli yerinde, kullanışlı, harika bir ev, ama ışıksız… Gece olunca, hiçbir hususiyetini göremiyorsunuz, zira karanlık! İşte böyledir mümin/müslim olamamışın hâli. İman/İslam bengi suyundan uzak kalmış insanları kaba hatlarıyla ikiye ayırabiliriz; 1. İnanmadığı hâlde; inananlara saygı duyan, aklına ve kalbine oturmadığı için iman etmemiş, din hakkında ileri geri konuşmayan, terbiyeden nasipli, din hususunda nasipsiz insanlar. 2. İnanmamakla beraber, inananlara her fırsatta hakaret eden, dini hükümleri istiskal edip aşağılayan, dindarlara çakmak için fırsat kollayan, eline geçen fırsatı, son sınırına kadar kullanan; inanmamaktan kaynaklanan huzursuzluğunun neticesinde ona-buna, ekseriyetle inançlı insanlara sataşan zavallılar. İkinci maddede konumlandırdığımız bu zavallıların dine, diyanete vurmak için en çok kullandıkları argümanlardan biri de (kendilerince tabii!) dinlerin, hassaten İslam’ın özgürlükçü olmadığı düşüncesidir. Pekiyi, gerçekten de öyle mi? Yoksa bu bir tevehhüm/kuruntu mudur? Biz bugünkü yazımızda bu soruya bir el’cevap bulmaya çalışacağız. Evvelemirde, bir mefhumun/kavramın var olup olmadığını daha doğrusu işlenip işlenmediğini anlayabilmemiz için o mefhumu tanımlamamız gerekiyor. Evet, o hâlde nedir/nerededir özgürlük? Özgürlük, insanla ilgili bir nosyondur. İnsanı tanımlamadan, özgürlüğün ne olduğunu hiç kimse tam manasıyla ifade edemeyecektir. Zira insan bilinmiyorsa, insanla ilgili bir şey hiç bilinmez! Dememiz odur ki, ilk başta insanı tanımamız, tamamlamamız, tanımlamamız gerekiyor. İddia ettikleri gibi İslâmiyet’in özgürlükçü bir din olmadığını ispatlamaları için insanın tanımını yapmaları gerekiyor bu eşhasın. İnsan, mikrobu keşfetti, ay’ı fethetti… Ama kendini tam olarak ne keşfedebildi, ne fethedebildi.
İnsanın özgürlüğü, kendini keşfetme ve fethetme ameliyesiyle paraleldir. İnsanın içinde milyonlarca hasse ve özellik vardır. Bunları çözebildiği ölçüde özgürleşir. Kendini bilmek özgürleştirir insanı. Çünkü insan kendini bilirse, kendine yeteni de, kendine lâzım olanı da bulur. Özgürlük, kişinin kendini bulmasıdır. Çünkü insan ancak bulduğunda bilebilir. Yani, özgürlüğün tam tanımı, insanın tam tanımında mündemiç… İnsanı tanımlayamadığı için, özgürlüğün ne olduğunu, sınırını, derinliğini müştemilatıyla nazarımıza sunmakta yetersiz kalacak ve yetersiz kalmaya da mahkûm olan bu insanların özgürlük anlayışlarını sorgulamakta fayda mülahaza ediyorum. O hâlde meseleyi akla akraba etmeye çalışalım: İslâm özgür bir din değildir diyen eşhasa, özgürlüğün ne anlama geldiğini, ve bu zevatın özgür olup olmadıklarını sorarsak, (hâliyle İslâm’ın özgür bir din olmadığını serdettikleri için, en azından zihnî planda) özgür olduklarını söyleyeceklerdir. Mihrakı bu minval üzere olan insanların özgürlükle ilgili tanımlamalarını genel hatlarıyla nazarlara sunarak, meseleyi açmaya çalışalım. Ben özgürüm diyen bu ideoloji bezirgânlarına, özgürlüğün ne anlama geldiğini sorduğumuzda; kabataslak, özgürlüğün “hiçbir sultaya, diktaya, otoriteye boyun eğmemek, hiçbir makamın, iradenin esiri, kölesi olmamak, hiçbir kuruma/kuruluşa bağlı/bağımlı olmamak; kendi iradesiyle kendi kararlarını vermek” şeklinde bir tarif beyan edeceklerdir. Biz de şöyle deriz; İnsan, karar vererek meydana gelmiş bir varlık değil. İnsanın meydana gelmesi iki aşamalı bir iradeyle mümkün; Allah’ın iradesi, ebeveynin iradesi/muradı… Yani meydana gelmiş olan insan, bu meydana geliş sürecinde bile en küçük bir karar verme özgürlüğüne sahip değil. İnsan, anne karnında, o daracık mekânda, o hücre-i Rahmanide 9 ay boyunca yaşar. Yani burada insan, tamamıyla annesinin esiridir. Süresini tamamlayıp, dünyayı teşrif eder.
Artık özgür müdür? Hayır, özgür değildir. Annesinin merhametine muhtaçtır. İnsanın ilk zamanlarında birinci derecede, biyolojik bir bağımlılığı vardır. Kendisine meme verilmezse, açlıktan ölebilir meselâ. Pekiyi insan büyüyüp yetişkin biri olduğunda özgürlüğüne kavuşur mu? Bakalım… Her insan, sahiplendiği bedenini ve bedeninden olanları ve bedeninden meydana geldiği bedenlerin iaşe, idare ve ikamesinden sorumludur. Meselâ babaysa, evlâdının rızkını temin etmekle sorumludur. Bunun için mutlaka bir iş kurmak, çalışmak, çabalamak zorundadır ki bu hâliyle hiç de özgür değildir.
Meselâ mevzubahis insan, geçim vasıtası olarak çiftçiliği seçti diyelim. İradesiyle tarlasına çift sürdü, tohumunu ekti, gübresini attı. Yani olması gerekeni kusursuz yerine getirdi. Amma u lâkin yağmur yağmazsa, bunun hiçbir anlamı yoktur. Demek ki insan, tabiata bağlı/bağımlıdır ve bu hâliyle özgür değildir. (çiftçilik örneğini, şümullü bir meslek olduğu için, kapsayıcı yapısından dolayı verdik.) Bahsettiğimiz kişi bir erkek ise, belirli bir yaşta askere gitmek zorundadır. Savaş çıkarsa, savaşa gitmek zorundadır. Savaşa giderse, çatışmak zorundadır. Çatışırsa, yeri geldiğinde öldürmek zorundadır. “Benim kalbim çok yufkadır, savaşamam!” “prensiplerime aykırıdır” deyip askerlikten kaçamaz/kaytaramaz! O hâlde mebhas kişi, otoritenin esiri olmuyor mu? Vergi vermek zorunda olan mükellef, ‘bu kadar yeter, ben artık vergi vermek istemiyorum’ diyebilir mi? Diyemez! Dese de para etmez. O hâlde insan, idarenin esiri değil midir!? Biri, sırf kendisine kanı kaynadı diye birine sarılıp öpebilir mi? İnsan içine, sırf canı istediği için üryan bir hâlde çıkabilir mi? İnsan içinde güpegündüz içki içebilir mi? (bu durum toplumdan topluma farklılık gösterse de, genelde bu, hoş karşılanan bir davranış değildir.) Bu meyanda örnekleri çoğaltmak mümkün… Tecrübeler çerçevesinde bu sorulara hayır, yapamaz diye cevap verebiliriz. O hâlde insan, ahlâk kurallarının esiri değil midir? İnsan, anı birkaç saniye de olsa durdurabilir mi?
İnsan, geçmiş demlerde çok mutlu olduğu bir zaman diliminden (meselâ evlendiği gün) birkaç dakikayı, gününe getirebilir mi?
Geçmişte yaptığı bir hatayı, bir kabahati, bir günahı temizlemek için o güne, o an’a gidip, o kırıklığı alıp yoluna bugünüyle berdevam edebilir mi?
Hayır, yapamaz. O hâlde insan, zamanın esiri değil midir? İnsan, kabul etse de, kabul etmese de kazalardan müteşekkil bir kaderin esiridir.(burada kullandığımız kaza, kaderin, vakti geldiğinde insan üzerindeki fiili tasarruflarındandır. Bildiğimiz yaralanma, ölme intaçlı kaza değildir. Ama bu anlamda bildiğimiz kaza da o kazanın kaziyesinden/hükmündendir.) Elhâsıl, annesini belirleyemiyor insan. Ve dilini, ülkesini, rengini… İllüzyonla muallel, mutlak manada doğru göremiyor. Belirli ses desibeli aralıklarını duyabiliyor. Yediği besinlere bile hükmü geçmiyor. Düzeni ben kurarım diyor ama ölümlü. İnsan gerçekten mutlak anlamda özgür değildir. Geniş sırları/sınırları/surları farkında olmamanın rahatlığı ve kolaylığı ekseninde, ruh limitini belirleyememiş olmaktan kaynaklı bir yanılsamanın içindedir insan.(bu durum, kimilerini Allah’a, kimilerini kavramlara götürür.) Mutlak özgürlük yoktur; sadece insanın, insanî eşiğinin içinde olmakla beraber, tam anlamıyla kapsayamadığı benlik bölmelerine fantastik anlamlar yükleyerek, bir tanımlama yapıp hem o boşluğu doldurma, hem de ağza yakışan, kulağa hoş gelen güzel bir kavram oluşturma çabası mevzubahistir. Özgürlüğü, kısaca “öz”ün “gür” olması şeklinde tanımlayanlar da vardır. Onlara göre Özgürlük, “öz”ün “gür” olmasıdır. Bu da ancak farkındalıkla mümkündür. Bunlara göre özgür insan, farkındalığı olan insandır. Daha çok ideolojik altyapısı olanlardan südûr eden bir tanımlamadır bu. Dolayısıyla o “öz” göz göz olur bunların elinde ki göz göz olmuş “öz”ün tam bir tanımı yapılamadığı için, kafalar hep karışık, sınırlar hep elastik, netice de hep fantastiktir. Sayıları az da olsa, özgürlüğü her istediğini yapabilme hakkı olarak tanımlayanlar da vardır. Halbuki, Hep isteyen, her istediğini yapmayı benimseyen ve buna özgürlük diyen kişi kadar kim tutsak olabilir? (!) İnsan, isteme sistemi olan bir varlıktır. Meselâ insan, sevmek ve sevilmek ister. Hıncını almak ister; evlenmek, çoluk-çocuğa karışmak ister; iyilik yapmak ister… İster de ister! Pekiyi insan neden ister? İnsan kompleks bir yapıda ve kolay kolay anlaşılabilir olmadığı halde, konsantrasyonuyla bir denge ve ahengi yakalar ve insan bu yönüyle bir bütünlük ve denge arz eder. Bu durumun doğal sonucu olarak insanın ihtiyaçları vardır ve pek tabi olarak konsantrasyonunu ve çoğu zaman muvazenesini sağlamak için ister. Tam burada, isteyen insanın bünyesinde bir isteme sisteminin olduğu âyan beyan ortaya çıkıyor. Yani insan, programlanmıştır. Pekiyi, programlanmış olmak, bir anlamda insanın tamamıyla özgür olamayacağının ispatı değil midir? Bu isteme biçimleri, iradenin denetiminde, irade de onu kontrol edenin denetiminde olmazsa, özgürlük, insanın felâketi olabiliyor. Bir irade düşünün ki, aldığı sigara paketi adedince sigarayı bırakacağını vaat etmiş ama bir türlü bırakamamış. Böyle bir iradenin, sınırları belli bir kaidenin içinde hareket etmediğini düşünürsek, bu kontrolsüz iradenin ortaya çıkaracağı özgürlük, öz’ün gür olması değil, özün köz köz yanmasıdır. Öz, köz olunca da kavramlar, serinletici değil, yakıcı olur. İslama/Müslümana yöneltilen eleştirilerden biri de, Müslümanların dogmalarla hareket ettiği ve bundan dolayı da “özgür birey” olamadıkları şeklindeki tenkid-i mekrûhtur. Onlara göre, özgür birey her şeyi sorgulamalı, Allah’ı bile! Kim ne derse desin insanın atıl, batıl, asi, asil, küçük, büyük de olsa ön kabulleri vardır. Bu ön kabuller, bizce insanın yaratılmış olduğunun kanıtıdır. Kimi, yapısına dercedilmiş hissi yakalar, kimi ıskalar, fark budur sadece. O hâlde özgür insan, her şeyi sorgulayan, her şeyi kurcalayan insan değil; neyi, nasıl sorgulayacağına herhangi bir tahakküme ve baskıya maruz kalmadan karar veren kişidir. Kişiyi, bağnaz yapan ön kabulleri değil, hayatın merkezine aldıklarının, akıl-kalp terkibinden yoksun oluşudur. Bu özü gürler, Müslüman’ın imanına dogma diyorlar. Neye göre? Akla göre. Halbuki aklın bir bölümüne, kalpten bazı parçalar eklemek için aklın bir bölümü boş bırakılmıştır. Kalbin de bir bölümü, akıldan parçalar eklemek için boş bırakılmıştır. Bu hâliyle, insan ancak akıl-kalp dengesi ve bütünlüğü ve alışverişiyle tam anlamıyla insan olabilir. Bu durumda, imanda veya inanma ameliyesinde akıl ve kalp bütünlüğü yoksa o her neyse eksiktir. O hâlde, sadece kalbin mahsulü olan bir iman kâmil değildir. Ama sadece aklın verileriyle hareket etme, dogmanın daniskasıdır. Zira aklın alanı, kalbin alanından daha küçüktür. Kaldı ki, İslâmlıkta kalpteki imanın, aklın ışığıyla kâmil bir iman olacağı beyan edilir. Bundandır ki, Kuran’da bir çok yerde “akletmiyor musunuz?” şeklinde münevver vurgular hükümfermadır. Bu, tefrika bir yazıdır. İlk bölümde özgürlüğü tanımaya çalıştık. Bu yazının son kısımlarına doğru, özü gürlerin İslâm’a yönelttikleri kerameti kendirden (yani tutsaklıktan) menkul sorulara cevaplar vermeye başladık. İkinci yazımızda, İslâm’ın özgür olmadığını ifade edenlerin, argümanlarını, referanslarını ve gerçekte İslâm’ın özgür bir din olup olmadığını, özgür bireyler ve toplumlar hüsule getirebilir bir dinamiğe sahip olup olmadığını inceleyeceğiz/irdeleyeceğiz…
Devamı: İslâm Özgürlükçü müdür? Özgürlükçü Değil midir? (2.Bölüm) isimli makalede... |
NOT: Yorum Politikası gereği reklam amaçlı yapılan yorumlar yayından kaldırılır.