|
İslâm Özgürlükçü müdür? Özgürlükçü Değil midir? (1.Bölüm) isimli makalenin devamıdır.
Tefrika yazımızın ilkinde “Özgürlük”ü tanımlamanın, ancak insanı tanımlamakla mümkün olabileceğini serd etmiştik. Evet, insanın alnında veya herhangi bir yerinde insanın tanımını yapan bir açıklama yazısı, bir pusula, bir izahname mevcut olmadığı için; insanı yapan bulunmadıkça/bilinmedikçe, insan bilinemeyecek; insan bilinmeyince de, insanla ilgili olan bütün kavramlar muallakta kalacaktır.
Bugünkü yazımda kimlerinin “İslâm özgürlükçü bir din değildir” sakızını çiğneyip, ikide bir bu sakızdan baloncuklar yaptığını görmeye, gördüklerimizi de göstermeye çalışacağız.
Bir medeniyet olarak Batı, İslâm’ın özgürlükçü bir din olmadığına zaten iman etmiştir. Müslüman’ın özgür olamayacağı, Batı’nın amentüsü gibi bir şeydir. Batı’nın İslâm’ı ve Müslüman’ı böyle bilmesinde ‘Orientalist’ denilen müsteşriklerin büyük bir emeği vardır. Madem biz de ehl-i kıbleyiz, buna bir el’cevabımız olmalı, değil mi? O hâlde Batı’yı biraz tanıyalım…
Batı’nın tarihine bir göz attığımızda, yakın tarih bağlamında 2 asır öncesine kadar özgürlük denilen bir değerin, özgür bireyin, Batı’nın genel anlayış biçiminde henüz bir yer teşkil etmediğini görürüz. Şahidimiz de kendi kaynaklarıdır: Batı Klasikleri! Evet, şaheser niteliği taşıyan eserleri incelendiğinde, içinde; Haksızlıkların bir hak telaki edildiği, insanı/insanîliği ezmenin rutin sayıldığı, her şeyin seçkinlerin, seçkinlerin her şey olduğu yani insanın bir eşya olduğu, hatta bazı durumlarda insanın eşyadan daha erzan/ucuz olduğu görülecektir. Tabiri caizdir; Batı’nın klasikleri sıkılırsa; içinden haksızlık, seçkincilik, kan, gözyaşı, eziklik fışkırır.
1800’lü yıllarda, hasbelkader İngiltere’de bulunan, ve kölesini kırbaçladığı için hâkimin huzuruna çıkarılan bir Amerikalının; “İnsanların kölesini kırbaçlayamadığı bir ülkeye özgürlük ülkesi mi denir!?” demişliği kayda geçirilmiştir.
Batı’nın uzak/geniş tarihine baktığımızda, Romalıların ve Yunanlıların mukayyet ve kısmi özgürlüğü dışında, Batı’da, geniş halk tabakasında hak ve hürriyet namına, irade/ idare bağlamında bağlayıcı hükümlerin olduğu ve uygulandığı söylenemez. “Aydınlanma” öncesine kadar kilisenin güdümünde güdük kalmış bir akıl… İnsanla ilgili temel anlayış; İnsanın ebeveyni Âdem u Havva, günah işlemişlerdir. Ve o günah bir virüs gibi onlardan doğan bütün insanlara bulaşmıştır. İnsan virüslüdür. İnsan günahlıdır. İnsan, bünyesinde günahla yaşar. Ezcümle tabiatında günah olduğu için, insana güven olmaz. İnsan, güvensiz olduğu için her daim devletin/kilisenin kontrolü altında olmalıdır.
Batı ile Doğu tarihleri incelendiğinde/irdelendiğinde, daha doğrusu bu iki medeniyet birbiriyle mukayese edildiğinde; Doğu’nun en müstebit dönemlerinin bile -Yunan ve Romalıların muvakkat ve kısmi hürriyetlerini ayrı tutarsak- Batı’nın en serbest halli dönemlerinden daha insani olduğu muayyendir. Meselâ Doğu’da derebeylik sistemi hiç olmamıştır. Doğu’daki imparatorlukların Batıdaki imparatorluklara nazaran daha uzun ömürlü olması, Doğu’nun, Batı’ya nazaran daha insani bir medeniyet oluşturabilmiş olmasındandır.
Peki, Elhâl Batı Özgür Müdür?
Batı, bir avuç seçkini ayrı tutarsak, asırlar asrı köle gibi yaşadı. Bu uzun zaman köleliği, hiçbir hakkının olmazlığı, Batı’nın bilinçaltına yerleşti ve kök saldı. Batı, o tarihsel ezilmişliği, köleliği, insana kulluğu; kısa vadede atlatmak için kısa bir formül buldu: O tanrı öldü, yeni tanrı benim! Ancak bu formülle, çağlar çağı içinde biriktirdiğini kusabilirdi ve kustu! Batı, iptidai zamanlarında, bağlı olmaktan, modern zamanlarda serbest olmaktan çekti. Kaldı ki, Batı, o veremli ruhunu, o delik deşik bilinçaltını Afrika topraklarına sürdü. Yaşadığının bir benzerini, Afrika’nın zencilerine yaşattı; tecrübeliydi zira.
Bahsedilen özgürlük eğer insaniyse, insanı yüceltir. Kabul etmeliyiz ki, modern zamanda tırnak içinde özgür zamanında Batı’da insan yetişmedi. Elhak, ahlak helâk olmuş, aile olmak lüksiyattan sayılır olmuştur. İçkinin, esrarın, eroinin, kürtajın önü alınamamakta! Uyuşturucuyu engellemeye çare olarak Batı, belirli mekanlarda, belirli dozlarda uyuşturucu kullanmayı özgür kılmıştır. Batı medeniyeti ne kadar da özgür değil mi? (!)
Ben buraya yazıyorum, günün birinde dediklerimiz çıkarsa, bu yazımıza denk gelen her kimse, biz o zamanlar hayatta değilsek isabet etmemiz hatırına ruhumuza bir Fatiha okusun. Batı, tensel özgürlükten, çok şeyi yapabiliyor olmaktan bıktı, usandı. Her geçen gün durum daha da ağırlaşacaktır. Batı, buna bir çare arayacaktır. Kural ve kaidelere ihtiyaç duyacaktır. Ama hangi kurallar? Kimin kaideleri? Zira insanlık tarihinin çöp tenekelerinde o kadar çok sistem var ki! Batı, araştıracak. Ve bulacak. İslam’ı bulacak, şeriatı bulacak, asrın yorumu olan bir şeriati isteyecektir.
İnsan bilinmeyen bir güç tarafından dünyaya itilmiştir. Ancak, insan intihar etmekle, o bilinmeyen gücün takdirinin dışına çıkabilir. O güçten intikam almak için intihar etmek gerekir. Evet, Batı, özgür zamanlarında bulmuştur bu şahane formülü. Bu meyanda sözler, modern asrın ayetleridir. İnsanı ölüme götüren ayetler, dirilten değil! Kendi canına kıymayı kutsallaştıran, kan dökücü, kan emici bir özgürlük!
Batı’dan beri gelelim…
Bizim memlekette ruhunu Batı’da batırmış, cesedini bize batırıp duran bir cemaatimiz de var. Bunlar da “İslam özgür/lükçü bir din değildir” teranesini, kulaklarımıza vuruyorlar. Kulaklar alıştı, ama bünye alışamıyor bu ayağına kurşun sıkıp durmalara. Bunların adları Ahmet’tir, Mustafa’dır, Cemal’dir, Ayşe’dir, Zeynep’tir…
Bunların hemen hemen hepsinin evinde Kuran-ı Kerim vardır. Ama bunlar arada kalmış, kafası karışıklardır. İslâm özgür bir din değildir der, öldüğünde cenazesinin hangi camide kılınacağını vasiyet eder. Normal bir durum gibi görünüyor ama muazzam bir çelişki var burada. Tabi bunların içinde gerçekten iman etmemiş, İslâm’ı bir düşman olarak gören de vardır ama Allah’tan büsbütün caymış bu takımın sayısı pek fazla değildir.
Evet, bu ortada kalmışlar da “İslam özgür bir din değildir” diyor. Neden diye sorsanız, ben namaz kılmazsam, günah işliyorum. Yani namaz kılmamak kötü bir şey… Eğer özgürlük olsaydı böyle olmazdı. Allah’ın dediklerini yapmayanlar Cehennem’de yanacaklar. İslâm’da özgürlük olsaydı böyle olur muydu?
Aslında yukarıdaki ifadelerde bir mantık hatası var. Mantık hatası, bizim cümlelerimizden kaynaklı değil, İslâm’da özgürlük yoktur diyenlerin mantık yürütme biçimi yanlış. Bu yanlış en başından başlıyor. Burada şöyle bir soru sormamız hakkımızdır; Kuzum, sen inanıyor musun? İnanmıyor musun?
Eğer inanıyorsan; İnsanın topraktan yaratıldığını, imtihan için muvakkaten dünyaya gönderildiğini, kendisini Allah’a, O’nun kulu olduğunu ispatlaması gerektiğini, Bu dünyanın zevk-u sefâ yeri olmadığını, isteklerimize mantıklı engellemeler getirmekle yükümlü olduğumuzu, eğer Allah’ın bizden istediklerini yerine getirirsek; bu kısacık-daracık dünya hayatına mukabil, ötelerde hiç ölmeyecek, acı çekmeyecek olacağımıza da, kayıtsız-şartsız, kusursuz bir mutlulukla mükâfatlandırılacağımıza da inanmak zorundasın. Eğer inanıyorsan ki her şeyi yaratan Allah’tır, Kuran’ı, peygamberi, kuralları gönderen, seni yaratan Allah’tır; bu hâlde sorun nedir?(!)
Sonsuzca mutlu olmanın yanında, birkaç günlük kısıtlı dünyada bazı kurallara riayet etmenin, bazı istekleri ertelemenin lâfı mı olur! Eğer sen Allah’ın seni yaptığına iman etmişsen; yapan bilir kaidesince dinin sana emrettiği şeylerin senin yararına, senin yarınlarına ve senin için olduğunu kabul etmiş olmuyor musun?(!) İnanıyorum diyeceksin, sonra da “İslâm, özgür/lükçü bir din değildir.” Diyeceksin. Ya sen, inanmadan bu cümleyi kuruyorsun (inşallah öyledir, zira bu cümle inanarak kurulursa, maazallah imanı hepten sökebilir)Ya da sen bir yaratıcıya inanmıyorsun. Bunun lamı-cimi yok, böyle!
Ama eğer inanmıyorsan, senin için mesele yok. Zira o ürkütücü cehennemde yanmayacaksın, çünkü inanmıyorsun. İstediğini yapabilirsin. Dinin günah saydığı şeyler senin için bir anlam ifade etmez. Bu durumda İslâm, seni hiçbir şekilde bağlamıyorsa, iki de bir neden, İslâm’da, cehennemde yanmanın olduğunu ve dolayısıyla İslâm’ın özgür/lükçü olmadığını sorguluyorsun? O cehennem senin cehennemin değil, Çünkü sen inanmıyorsun!
Fakat şurası muhakkak ki, inanmadığını söylediği halde, cehennemle bu kadar içli dışlı olmak, bilinçaltıyla ilgili bir durum. Çünkü Allah, insanın kalbine ve beynine Cennet’ten ve Cehennem’den minik numuneler koymuştur. Mevzubahis insanı tedirgin eden; inanmadığına kendini inandırmakla o cennet numunesini ruhunda hissetmemesi, mukabil cehennem numunelerinin beyninde ve kalbindeki hareketliliği, artçı şokları.
Ayakta duran biri için ilk başta durum eşittir. Her iki ayağı da yerdedir. Belirli bir zamandan sonra hayat, bir ayağını kaldırması gerektiğini fısıldar ruhuna. Ve o da bir ayağını kaldırır. Kaldırmadan önce, her iki ayağı da yerde olduğu için istediği ayağını kaldırma hakkına sahipti. Hangisini seçeceği hususunda da kendisine zaman tanındı. Bu insan karar verdi ve bir ayağını kaldırdı. Artık mesele bitti. Adamın bir tane ayağı yukarıda ki buna kendisi karar verdi. Artık, o yerdeki ayağın kalkma şansı yoktur. Bunun için tercih yaparken çok dikkat edilmeli.
O hâlde, hiç kimse, “İslam, özgür/lükçü bir din değildir” deme hakkına sahip değil. Kaldı ki Allah, Yarattığı, yaşattığı, kuşattığı, donattığı insana, kendisini (zatı yüce olan Allah) inkâr etme özgürlüğünü bile vermiştir. Bundan daha azim ve geniş bir özgürlük mü olur Allah aşkına!
Tefrikamızın ikincisi yazısını da burada noktalıyoruz. Gelecek yazımızda, İslâmiyet’in özgürlük anlayışını örneklerle sunmaya çalışacağız.
Devamı: İslâm Özgürlükçü müdür? Özgürlükçü Değil midir? (3.Bölüm) isimli makalede... |
NOT: Yorum Politikası gereği reklam amaçlı yapılan yorumlar yayından kaldırılır.