Bir Başka Açıdan “Apk Uzmanlığı” ve Mobbing
“Örgütsel Öğrenme” literatürüne önemli katkılar koymuş ve bir nevi o sahada klasikler arasına girmiş bilim adamı olarak tanımlanan Peter Senge, Beşinci Disiplin isimli kitabında “Bir kurbağa kaynar bir suyun içine koyulduğunda can havliyle kendini suyun dışına atmaya çalışacaktır. Burada direkt olarak kurbağaya yönelik bir müdahale durumu söz konusudur.
Aynı kurbağayı oda sıcaklığında bir suya koyduğunuz zaman ve ürkütmediğiniz takdirde genellikle belirli bir dinginlik içinde bekleyecektir. Yavaş yavaş suyun sıcaklığı artırıldığı takdirde, kurbağanın göstereceği davranış biçimi ilginç sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Sıcaklığın hafif bir şekilde yükselmesi kurbağayı tepkiselliğe itmemekte ve gittikçe rahatlamaktadır. Bir başka açıdan da gittikçe keyiflenmektedir. Süreç kurbağanın haşlanmasına doğru gitmektedir. Kurbağa bu durumu fark edememiştir. Böylelikle kurbağa haşlanacak ve dışarıya çıkacak hali kalmayacaktır.” Örneği ile çevrede olup bitenler ile değişime olan tepkiyi ilişkilendirmeye çalışmaktadır.
Kamuda geçirdiği 30 yılı aşkın süreyi dikkate aldığımızda kendini personele adamış denilebilecek bir kamu görevlisinin “Uzman”lıkta geçirdiği ayları “uzman mezarlığında metfun (gömülü) olma” şeklinde tarif ettiğini hatırlayınca P.Senge’nin "kurbağa" örneğini daha iyi kavrıyor insan…
Ancak “Horror Movie” (korku filmi) kategorisinde yer alan film karelerinde görebileceğiniz “diri diri mezarlığa gömülme” sahnelerinin her zaman her hangi bir kamu kurumunda tıpkı "kurbağa" örneğinde olduğu gibi “uzman haşlama” şeklinde yaşanılıyor olması ürkütücü gelse de özellikle kamu kurumlarında “uzman”lık müessesesi, her türlü insan haklarına rağmen, hala uygulanan bir “İnsan Kaynakları Politikası (!)” tekniği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tabi burada bahsedilen “uzmanlık” hesap uzmanlığı benzeri kariyer uzmanlığı değil, halk arasında ‘Al Paranı Konuşma uzmanlığı’ olarak adlandırılan APK uzmanlığı veya benzeri duruma dönüşmüş diğer “kızak” kadroların tamamıdır. Oysaki “uzman”ın, Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğü’nde “belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan (kimse), mütehassıs, bilirkişi” şeklinde tanımlandığını gören herkes “uzman”ı “takdire şayan” birisi olarak görür, saygı gösterir ve ondan bir şekilde faydalanmak ister her halde…
Kaldı ki son yıllarda yapılan düzenlemeler arasında yer alan 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile tüm kamu kurumları, kamu hizmetlerinin istenilen düzeyde ve kalitede sunabilmesi için bütçeleri ile program ve proje bazında kaynak tahsislerini; stratejik planlarına, yıllık amaç ve hedefleri ile performans göstergelerine dayandırmak zorunda olup bu minvalde Personel Yönetiminde de “İnsan Kaynakları Yönetimi” anlayışını tesis etmek suretiyle personel ama “insan” kaynağını asla atıl tutmaması gerekmektedir.
Peki, Gerçekten Öyle Midir?
Elbette hayır… Gerek işin mahiyeti gerekse büyüklüğü dikkate alındığında çok önemli bir kurumun esas yönetmeliğinde bir zamanlar ‘uzman’ın görevini, “ ‘Uzman’lar Umum Müdürün teknik ve idari müşavirleridir… Umum Müdür tarafından gönderilen her türlü evrakı tetkik ederler doğrudan umum müdüre bağlı olarak çalışırlar.” şeklinde uzun uzadıya tanımlarken ne kadar önemli ve prestijli işlerin sorumluluğunu “uzman”a verdiğini de göstermekteydi. Ancak zaman her şeyin ilacı olduğundan olsa gerek aradan geçen yaklaşık 20 yıl o kurumdaki uzmanlık müessesesinin “önemlilik” hastalığını iyileştirdi. Artık onlar önemsiz bir canlı organizma haline gelmiş personelin atanacağı bir kadro olmalı idi. Dolayısıyla önemsiz insanlar güruhu haline gelenlerin kurbağa misali haşlanma vakitleri geldi de diyebiliriz.
Öyle ya… Yükselebilecekleri kadrolara gelmiş; ancak miatları dolduğundan tekaüde (emekliliğe) ayrılmakta direnenlere yapacak başka bir şey yok gibi görünmektedir: Artık, Masumane bir düşünceyle her türlü imkânlar seferber edilerek “sen artık uzmansın, mütehassıssın, yüceler yücesisin” denilen uzmanın, “oda sıcaklığında” bir mekânda tecrit edilme işlemine pekâlâ geçilebilir. Bu durum kamuoyu nezdinde, 35 - 40 (daha fazla süresi olanlar da olabilir) yıl çalışma hayatından sonra hala tekaüde ayrılmakta direnmeleri sebebi ile belki de makul karşılanıyor olabilir. Hatta onlara müstahaktır da…
Gerçi bu durumda olanların kendilerinin haksız yere tenzili rütbe ile uzman yapıldığını düşündüklerinden ya da bununla birlikte “her türlü imkân kendileri için seferber edildiğinden” olsa gerek kanunun öngördüğü veya Allah’ın da takdir edeceği yaşa kadar uzmanlık vazifelerini (!) layık-i veçhiyle yerine getirmek istemeleri, onları maruz kaldıkları süreç hakkında tepkiselliğe itmemekte ve gittikçe rahatlatmaktadır. Bir başka açıdan da gittikçe keyiflenmektedirler. “Teşbihte hata olmaz” sözüne sığınarak ifade ediyorum ki bu keyiflenme süreci tıpkı P. Senge’nin “kurbağa” misalinde olduğu gibidir.
Peki, tekaüde ayrılma durumu olmayan ve/veya terfi etmek suretiyle uzmanlığa yükselen (!) personelin durumu ne olacak? Onların çırpınışları bir anlam ifade edecek mi? Yoksa onların diri diri uzman mezarlığından metfun olmasına sessiz mi kalınacak? Ya da uzmanların “önemlilik” hastalığına yeniden yakalanıp metfun oldukları kabirden çıkarılıp hak ettiği saygı ve itibarları ne zaman iade edilecek?
“Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek anlamına geldiği gibi; bir insanın hayatını kurtarmak da bütün insanların hayatını kurtarmak gibidir.” ilahi emrini % 99’u Müslüman olan bu toplum içerisinde dindar (dini konularda hassasiyet sahibi) olsun ya da olmasın her bir ferdin duymuş olması kuvvetle muhtemeldir.
Ayrıca yine bu milletin her bir ferdi “Hakkı söyleyemeyen / haksızlık karşısında suskun kalan şeytandır.” benzetmesini de pekâlâ duymuşlardır ve bilirler. O halde “uzmanlık” müessesesini bir İnsan Kaynakları Politikası tekniği olarak atıl bir kadro haline dönüştürenler ve tatbik edicileri, bırakın bir insanı kurtarmak, haksızlık karşısında susmaya ne kadar daha devam edecekler? Ya da o bahsi geçen “uzman mezarlığına gidip en azından bir “Fatiha” okumayı hiç düşünmezler mi acaba?
Birileri susmaya devam etse ve “küçük dağları ben yarattım” edasıyla hayatına devam etse de zaman, “insan” olmanın getirmiş olduğu izzet, şeref, haysiyetle kendisinden istifade edilen ve “insan” olmasının bir sonucu olarak hak ettiği teveccühü gören uzmanları gün yüzüne çıkartacaktır. Öyle uzmanlar ki sadece “…kimse bugünkü üstünlüğüne gücüne güvenmemeli... Çünkü kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir.” şeklindeki Afrika sözüne sığınmayıp, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, neyin hayır neyin şer olduğu bilgisinin ancak Allah’ın ilminde olduğuna ve suyun akışına ancak Allah’ın yön vereceğine iman ederek tek çaresi buğz etme tercihini ortaya koyma mecburiyeti psikolojisi ile belki de şu ilahi kelamı terennüm edeceklerdir:
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara Suresi, 216)
Peki ya, “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz…” şeklindeki Peygamberi ikazı bilen / bilmek durumunda olan en astından en üstüne kadar idareci / yöneticiler ne yapacaklar?
Acaba Başbakanlığın yayımlamış olduğu 2011/2 sayı ve 19.03.2011 tarihli “İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi ile alakalı Genelge”nin 5 nci maddesinde, “Çalışanların uğradığı psikolojik taciz olaylarını izlemek, değerlendirmek ve önleyici politikalar üretmek üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde Devlet Personel Başkanlığı, sivil toplum kuruluşları ve ilgili tarafların katılımıyla "Psikolojik Tacizle Mücadele Kurulu kurulacaktır.” denildiği cihetle “uzman mezarlığında metfun bulunanların” durumları (yapabileceklerinin altında iş verilmesi / hiç iş verilmemesi ve diğer personelden ve işten tecrit edilme halleri) mobbing kapsamında değerlendirilip ilgili kurul tarafından hakları ve itibarları geri mi verilecek? Ne dersiniz?
|
NOT: Yorum Politikası gereği reklam amaçlı yapılan yorumlar yayından kaldırılır.