Toplum ve Haberler > Yaşam > Milliyetçilik - Müspet Milliyetçilik ve Menfi Milliyetçilik

Sponsorlu Bağlantılar

Sponsorlu Bağlantılar

Makale Marketi Blog Makale Marketi Facebook Makale Marketi Twitter


Milliyetçilik - Müspet Milliyetçilik ve Menfi Milliyetçilik

(0 oy, 0 / 5)
Yazar: İbrâhîmî Feyzullah Yalçın | Kategori: Yaşam | Tarih: 14 Ekim 2011 | 330 kez okundu

Milliyetçilik

Konuya soruyla girelim; ne gereği var? Evet, ne gereği var milliyetçiliğin, hepimiz Adem-i Kadim’in çocuklarıysak? 

Liseyi bitirinceye kadar hemen hemen tek bir kitap okumuşluğum yoktu. Belli bir yaştan sonra, kafanın, kalbin benden ciddi talepleri olmaya başladı. Kalbe duygu lazım, zekaya işlem yapacak bir hacim. Yani bir boşluk, ciddi bir çatlak patlak verdi bünyede. Hazırlıksız yakalanmıştım. Bana, beni rahatlatacak kestirme bir yol lazımdı. Çok fazla arayıp taramama gerek kalmadan bir yol buldum: Kavmiyetçilik! Mesele, benim kavmim ve başka kavimler; zihnimde hep bir horoz dövüşü…

Ben o dönemin, cehalet eseri olan kavmiyetçiliğimi, bir nasipsizlik olarak okuyorum şimdi. Kavmiyetçilik, cehaletten gelir. Kitaptan evlerde yaşayan, ömrü araştırmalarla geçen, akademik boyutu olan kavmiyetçiler de, “kavmiyetçilik, cehaletten gelir” hükmüne tabidir. O bilgi, cehaleti besleyen, arttıran bir bilgidir. İnsaniliği ıskalamış her bilgi, her bilim cehalettir ve bilgi arttıkça cehalet de artar.

Evet, bir dua mıydı, bir lütuf muydu, oldu da ben o marazi ve lezzet veren meşum hastalıktan çabuk kurtuldum. Geriye baktığımda, kavmiyetçilik güdüsü, boşluğumdan oluşmuş diyorum. Bununla beraber, gençlik dinamizminden kaynaklı bir reaksiyon (tepki) da göze çarpıyor. Nasıl bir reaksiyon olmasın ki, her sabah “ne mutlu Türküm diyene” diye başlıyorsun okula, ama öğretmenine tuvalete gitmek istediğini ifade edemeyecek kadar Türkçe bilmiyorsun. Biraz büyüyorsun, Fen Bilgisi dersinde bile milliyetçiliğe kapı aralayacak bir müfredat var. Dağlarda taşlarda “ne mutlu!” itiraf etmeliyim ki, o kadar kusursuzca işleniyordu ki, ilk zamanlarda sorgulama gereği duymuyordum. Sanki nasıl sabahları güneş doğar, nasıl ki insan nefes alır, bu milliyetçi zihniyet de bir tür Allah’ın emri ve kanunu gibi geliyordu.

Annem, çocukluğumuzda ekseriyetle Pazar günleri teyşt denilen leğende bizi yıkadığı zamanlarda ben mutlaka ağlardım. Niçin ağlanırdı? Göze sabun kaçtığı için. Ben bunu ilk zamanlarda bilmezdim. Gözüme sabun kaçsa da kaçmasa da ağlardım. Yani ağlamayı teyşte (leğende) yıkanmanın bir kanunu olarak mülahaza ederdim. İşte karşımdaki milliyetçi sağanağını da buna benzer bir yaklaşımla kabul ediyordum(tamamıyla olması gerektiği gibi, tamamıyla fıtri!). Liseyi bitirince durumlara aşina olmaya başlayınca da bir kandırılma hissi beliriyor. Yakıcı olan, birileri tarafından kandırılmış olma düşüncesi değil, kendi kendini kandırmış olma pişmanlığı. Ve tam bu noktada reaksiyon başlıyor. Geçmişe dair bir vicdan azabıyla o reaksiyon ruhu, daha da girift ve çok boyutlu bir hal alıyor.

Üniversiteye masum bir halde gidip kallavi bir kavmiyetçi virüsle gelen nice gence şahit oldum. Zaten kendisiyle hesaplaşarak, kendini yeniden tanımlayarak gidiyor üniversiteye. Orada da mebzul miktarda “siz-biz” durumlarıyla karşılaşıyor. Üniversite, kendini yeniden kurmanın, hayatı tanımlamanın, dimağı faydalı bilgilerle donatmanın yeri olması gerekirken, tam tersi oluyor; giden, daha keskin, daha cahil, daha agresif, kayıp diyebileceğimiz bir kazanımla geliyor. 

Bana en çok dokunan da, “Arap’ın Acem’e bir üstünlüğü yoktur!/ Ey insanlar! Hepiniz Adem’in çocuklarısınız ve Adem de topraktandır/ kavmiyetçilik, ayaklarımın altındadır!/ diyen bir peygamberin ümmeti olma şerefini taşıyan İslami kesimin, dine, kavmiyetçi bir boyut kazandırmasıdır. (bu noktada yanlış yapanlaradır kastım, milliyetçiliği ayaklarının altına almış İslami yanı da biliyoruz, vardır ve de çoktur!)

 

Malum olduğu üzere, milliyetçilik genel anlamda iki türlüdür: Müspet (pozitif) milliyetçilik ve menfi (negatif) milliyetçilik. Milletini sev! Vatanını sev! Tarihini sev! Kültürünü sev! Geleneklerini sev! Bu sevmeler, kendi dışındakilere de öyle bir hak tanıma ve de ötekileştirme şeklinde tezahür etmiyorsa müspet milliyetçiliğe girer, tersi menfi milliyetçilik olur.

Yanılıyorsam beni bağışlayın! Ben, ülkenin içinde bulunduğu mevcut hassas duruma binaen, milliyetçiliğin müspet olanını bile yapmamayı, muvazene açısından gerekli görüyorum. Ben; geleneğiyle, coğrafyasıyla, diliyle bir Kürdüm.
Ama aynı ben, Türk diline aşık olabilirim. Kürd olmasa da, bu ülkenin Müslim ecdadını, atam kabul edebilirim. Bir Türk de, mesela Said-i Nursi’yi bir büyüğü olarak kabul edebilmeli. “mem-u zin”e merak sarabilmeli. “lorke”yi sevebilmeli.

Kürdler, merttir bizim kader kardeşlerimizdir kahraman-ı Aksa olan Selahaddin-i Eyyubi ki komutan desen komutan, evliya desen evliyadır ve de Kürd’tür diyebilmeli.
Yani bir Türk, aynı zamanda Kürd; Bir Kürd, aynı zamanda Türk olacak kadar kadim ve birbirine girmiş bir tarihimiz var.

Kendi dilinde şarkı söyleyeceğini ifade eden bir sanatçının, meslektaşlarınca çatal bıçak yağmuruna tutulmasının kime, neye faydası oldu? Milliyetçiliği, oluşumunu tamamlayamamış kavimlerin bir çaresi olarak bir şekilde tolere edebilirim. Ama yeri geldiğinde cihana meydan okumuş, medeniyetin her aşamasında var olmuş kahraman Türk’e yakışır mı dapdar, kupkuru, kimseye faydası olmayacak olan kuru kavmiyetçilik?

Ey Kürdler! Ey halkım! Biz de mevcut kavmiyetçi Türkleri anlamaya çalışmalıyız. Sistemkarlar (sitemkar değil ha, sistemkar), milliyetçiliği, çocuk gözünü hayata açar açmaz ve sonrasında hayatın her aşamasında öyle bir enjekte etmişler ki, kardeşimizin kendini bundan tamamıyla soyutlaması da kabul edelim ki çok zordur. Geldiğimiz aşamada birbirimizi anlamalıyız. Gerekirse yeniden tanışmalı ve her anlamda barışmalıyız.

Birbirimizi anlama sadedinde kıymetli bir arkadaş, bir makalesinin başlığında
Es’selamünaleyKÜRT demişti, çok güzel bir ifadeydi bu. Biz de
Ve aleyKÜRDselam! dedik, Cihangir Türk’ü(ki ağabeyimizdir) bağrımıza bastık.

Not:
Bir ateş var. O çembere özellikle bu iki kardeş halkı (Türk-Kürd) çektikleri için, konunun içeriğinde özellikle bu iki kardeş halka yer verdim. Arab, Ermeni, Laz, Çerakis… Bilumum bütün milletler, her biri bir çiçektir ve o çiçekler; başımızın, gözümüzün, gönlümüzün tacıdır!

Beynelmilel baktığımızda, hususiyetle teninin renginden, karalığından dolayı beyaz adamın gadrine uğramış, sömürülmüş olan siyah tenli kardeşlerimizin(dini önemli değil, mazlum mazlumdur!) çektiklerini, bir beyaz olmam hasebiyle, benim yüzkaram olarak kabul ediyorum. Gücümüz yoktu, Adem Babamızın emaneti siyah tenli kardeşimize yapılana seyirci kaldım.

Eylül 2010
 


Makale Kaynağı: İbrâhîmî Feyzullah Yalçın - MakaleMarketi.com

___________________________________________________________________

___________________________________________________________________

Yorum Yapın / Soru Sorun

NOT: Yorum Politikası gereği reklam amaçlı yapılan yorumlar yayından kaldırılır.


Makale Yazın

Üye girişi yaparak siz de makale yazabilir, web sitenize yönlendirme yaparak veya iletişim bilgilerinizi ekleyerek kişisel/kurumsal popüleritenizi arttırabilirsiniz. Makale yazmaya başlamak için Şimdi Kaydolun!

Araştırın

Araştırmasını yaptığınız konuyla ilgili kelimeyi girip "Ara" butonuna basınız. Alakalı sonuçlar listelenecektir.